19 Nisan 2012 Perşembe

Rıza

Rıza, sabah erkenden, güneşten bile önce uyanır, bir haftadır giydiği aynı gömleği, üstteki dört düğmesi hariç giyer, deodorantını sıkar ve banyoya geçer. Saçlarını jölelemesi en çok vaktini alan şeydir. Yarım saatin sonunda aynaya bakar, ergenlik sivilcelerinin mezarlığı suratına sırıtır. Rıza aynada kendi gözlerinin içine uzun süre bakamaz. İçerisi fazla boş, fazla karanlıktır. Küçüklükten gelen bir fobisi vardır Rıza’nın boş, karanlık odalara karşı. Bunun farkında değildir ama kendisi.
Kıt kanaat para biriktirerek aldığı dokunmatik ekranlı cep telefonunu, gardolabında en az beş tane daha aynısından olan, taşlanmış kot pantolonunun sol cebine, cüzdanını ve anahtarlarını ise sağ cebine atar. Sigaraya gelen son zamdan sonra Rıza paket almayı bırakmıştır. Ortaokuldan beri vücuduna dışarıdan aldığı nikotin için başkalarının paketlerinden yardım istemektedir artık.
Dolmuşuna biner ve çalıştığı restoranın bulunduğu üniversite kampusüne gidecek yola çıkar. Rıza çift vasıta yapar her gün. Bir dolmuş, bir de bir şoförün vicdanı. Her gün farklı bir tad Rıza’nın hayatında. Bazen bir cip, bazense kamyon.
Yanlış anlamayın, bir küçük zevkler adamı değildir o. Büyük oynar, heyecan arar. Mesela en çok zevk aldığı şeylerden biri, yakın arkadaşlarına, annelerine yakıştırdığı mesleği bir sıfat olarak söylemektir. Ya da babalarının belli olmadığını belirtmek. Bir diğer heyecanı da tabii ki o her gün otuz dakikasını ayırdığı saç jöleleme işlemidir.
Rıza öyle aman aman bir adam değil anlayacağınız. Hani baş kahramanı olacağı şey yüzlerce yıl sonra hatırlanacak beş yüz sayfalık bir kitap değil mesela Rıza’nın. O daha çok, birkaç sayfalık kısa bir hikayeye şöyle bir uğrayabilir. Hani haber bültenlerinde röportaj yapılan o “sokaktaki adam”’ın televizyondan meşhur olabileceği kadar mesela. Çünkü çok düşünmez Rıza.
O bir düşünce adamı değildir. Hoş gerçi, o bir hareket adamı da değildir. O sadece… bir adamdır. Mesela Rıza, fazla düşünmenin insan psikolojisine zararlarını bilmez bu yüzden. O kadar düşünmemiştir hiç.
Anarşist öğrencileriyle bilinen O meşhur okulun kampusüne gitmek için dolmuşun bıraktığı yerde parmağını kaldırır Rıza. On beş dakikadır, eksi iki derecelik ayazda, üzerinde senelerdir, son bahardan ilk bahara değiştirmediği aynı, sigara ve ter kokan kot montu, parmağı havada beklerken bir Reno Clio durur. Ön koltukta başka bir otostopçu oturmaktadır. Herhalde okulun öğrencisi olsagerek. Uzun saçından bellidir anarşist okulun anarşist öğrencilerinden olduğu.
Şoför koltuğundaki, aslında otostopçu falan değil, aynı zamanda kapı komşusu da olan yeğenini vizesine bırakmak için okula getiren adam, Rıza’ya hangi bölümde okuduğunu sorar. Yan koltuktaki genç durumdan rahatsızca kıpırdanır. Bazı insanların okumuyor olmaktan rahatsız olabileceğini bilir. Arka koltuktaki adamın okumadığını anlamıştır anarşist okulun uzun saçlı öğrencisi.
“Okumuyor” olmak Rıza’nın zoruna gitmez. O aynı avuntuyu çok söylemiştir kendisine; hani şu mahalledeki abilerinden de duyduğu o lafı: “biz hayat okulunda yetiştik.” Hayat okulu Rıza’ya pek bir şey katmamıştır lakin. Mesela idealler gibi. Mesela hayal etmek gibi. Hatta bu yeteneği özenle söküp almıştır ondan o “hayat okulu”.
Rıza çalıştığını söyler, okuldaki “pide city” adlı fast food mutfağında olduğunu belirtir.
Yaşlı adam, hep orada mı çalışacağını sorar, ileride başka bir şey yapmayı planlayıp planlamadığını. Rıza eğer bütün gün, elinde bir çubukla bir boku dürtmek karşığılında para alabilecek olsaydı onu bile hayatı boyunca yapabilirdi. Kısaca “evet, bir aksilik olmazsa” der Rıza. O anda konuşmanın en sınırında duran genç hariç kimse Rıza’nın kırk yıl sonra, ruhu yosun tutmuş bir halde aynı pideleri yapıp satıyor olabileceğini, bir aksilik olmazsa Rıza’nın asla hayata geri dönemeyecek bir ölü olduğunu, Hayat Okulu’ndan kepini atıp mezun olduğunu ve ölüler diyarına yerleşmiş olduğunu düşünmez.
Amca için durum sadece “hım” dır. Rıza için ise boş bir düşünce balonundan fazlası değil. Zaten sağ baştan saysalar son sayısı çift haneli olacak kadar az düşünce bulundurur Rıza beyninde.
Hayat felsefesi yeterince basittir. En iyisi sensin. Bunun açıklaması yoktur. Kendisinden daha büyük önce Allah vardır, sonra Cimbom.
Rıza bilinç altının savunma mekanizmalarını algılayabilecek kadar ruhunun derinliklerine hiç bakmamıştır.
Zaten ruhunun da babasının sert vurduğu bir tokatta kulağından falan fırlamış olması muhtemeldir.
Çok dayak yemiştir Rıza küçüklüğünde. Şuan kardeşinin üstlendiği kum torbası görevi küçükken onun üstündeydi. Rıza ilk tokatını nasıl yediğini hatırlamaz. İnsan beyni gördüğü hiçbir şeyi unutmaz. Rıza çok küçükken, bilinç altında Oiedipus sendromunun ilk tohumlarının bulunduğu kadar küçükken, annesinin namaz kılmasını izledikten sonra, Allah’ın ne kadar yüce bir varlık olduğunu öğrendiğinde, bir akrabaları ona büyüyünce ne olacağını sorduğunda ve o “Allah olcam!” dediğinde babasından yediği dayağı hatırlamaz.
Daha sonra başbakan’ı televizyonda görüp “başbakan olcam!” dediğinde yediği dayağı da hatırlamaz. Ve daha sonra millet vekili olmak istediğini söylediğinde ve sonra belediye başkanı, kaymakam, doktor, hakim… okula başladığında öğretmen olmayı düşündüğünde yediği dayak hayal meyal aklındadır mesela. Her tokat kulaklarından biraz daha umut, biraz daha hayal fışkırtmıştır dışarı. Rıza bir noktada şanslıdır. Eğer kardeşi zamanında doğup da Rıza’nın kum torbası mesleğinden emekli olmasını sağlamasaydı Rıza şuan gerçekten de elinde bir çubukla bütün gün bir boku dürtüklüyor olabilirdi mesela.
Rıza okula vardığında bir aksilik olmazsa tüm evren yok oluncaya, küçük kıyamet’i kopup da ruhundan kalanlar mabedini terk edinceye dek çalışmak için yaşayacağı pide city’e girer, önlüğünü giyer, ustadan azarını işitir, yavşak sırıtışını akşam geri almak üzere bir rafa kaldırır, kafasındaki yarım saat boyunca özenle yaptığı, dışarıdaki ayazda buz tutmuş jöle yığınına şişman, aptal aptal sırıtan aşçı logolu şapkasını geçirir ve tezgahta yerini alır.
Babasının kendisini evire çevire dövdüğü günlerden birinde Rıza’ya söylediği bir laf vardır. Babası onun adını, rızkına razı olması için Rıza koyduğunu söylemiştir. Rıza’nın omuzlarının üzerindeki boş kürede, aralarına ışık yılları kadar mesafe koyabilecek kadar az sayıdaki düşüncesi babasının bu sözlerini de hatırlamaya tabii ki yetmez. Bu hayat okulu dersleri Rıza’nın benliğine, kendi deyişiyle “ciğerine” kazınmıştır.

Rıza’nın çalıştığı fast food mutfağı, ortak bir alanın etrafındaki yedi fast food mutfağından biridir. Bir öğrenci buradan bir şey aldığında adını soyadını söyler, Rıza da fırın başındaki usta pideyi hazırladığında onu tepsiye koyar ve adını not ettiği öğrenciyi, pide city’nin hemen tavanla kesiştiği yere konulmuş hoparlöründen çağırır.
Rıza’nın soyadı Koç’tur. Rıza kuşbaşılı pide koyduğu tepsideki fişe bakar: Rıza Erkoç. Hemen altında kuşbaşı ayran. Dolaptan ayranı da alır. Mikrofonun düğmesine basıp konuşur: “Rıza Erkoç”
Rıza isim benzerliğini fark etmez. Zaten şuanda da tek tek isim verilebilecek kadar az sayıdaki beyin hücresi ilerideki masada, Rıza’ya elinde bir çubukla bütün gün bir boku dürtmekten nispeten daha iyi bir iş imkanı sunan fast food mutfağına yan dönmüş şekilde oturan mini şortlu, siyah çoraplı, bacak bacak üstüne atmış kadına odaklanmıştır. Bilimsel bir araştırma cinsel çekim anında erkeğin beyin fonksiyonlarının yüzde otuz düştüğünü saptamıştır. Tabii sayı az olunca da fonsiyonun üçü beşi önem arz eder.

Rıza Erkoç da isim benzerliğini fark etmez, zira adaşının yakasında bir yaka kartı yoktur. Hayat okullu Rıza bu yemek satılan yerdeki en anonim insanlardan birisidir. Tüm gün burada olmasına rağmen hoparlörden onun adı asla duyulmaz çünkü.
Daha az anonim olan Rıza ise, adaşının aksine hayat okuluyla işi olmayan, hırslı bir adamdır. Yüksek lisans yapacaktır mesela gelecek sene, kamu yönetiminde. Bu Rıza rızkına razı olmaz asla. Zengin bir ailenin zengin bir, tek çocuğudur Rıza. Annesi kendisini doğuracakken sıkışmış trafikte önden siren çalarak giden polisin adını vermişlerdir Rıza’ya. Yoksa Berk olacaktı. Olsun, bu daha güzeldir; hani filmlerdeki gibi…
İşte bu adam, bir kitabın baş karakteri olsaydı, o kitabın bir best seller olması gerekirdi. Baş karakteri olmadığı bir yazı ise, ancak böyle bir kısa hikaye olabilir. Mesela bir televizyon programında siyaset tartışılan adam olabilir Rıza. Zaten öyle ortalarda yaşayabilecek, bir Berk olabilecek biri de değildir o asla. Siyaset bilimini ve kamu yönetimini bitirdikten sonra başbakan olmayı düşünmektedir, çünkü tanrıtanımaz ailesine tanrı olmayı istediğini söylediğinde, adaşının babasının aksine onunki gülmüş, çok çalışırsa olabileceğini söylemiştir.
Bunun gerçekleşmeyeceğini ise isim yapmış bir kolej olan ilkokulundaki din kültürü öğretmeni sevecen bir mizaçla açıkladığında o da ikinci en iyiye oynamayı planlamıştır.
Düşüncelerine göre on beş ila yirmi yıl içinde başbakan koltuğuna oturabilecek konuma gelecektir Rıza… Tabii… “Bir aksilik olmazsa.”
Anarşist okulun yükseklerde gözü olan, anarşist olmayan öğrencisi Rıza, tepsisini alıp masasına dönerken mikrofondan duyduğu ses dikkatini çeker Rıza’nın.
Bu sefer de aynı mikrofon, Rıza Malkoç’u çağırmaktadır. İsim benzerliği bir an dikkatini çeker geleceğin başbakanının.
Güleç yüzlü, iri yapılı, siyah tişörtlü, uzun saçlı, yani anarşist okulun yüzde doksan ikisinin tarifini kapsayan bir adam tezgaha yaklaşır, hala isim benzerliğini fark etmemiş adaşının önünden, en ucuzundan olan yumurtalı kaşarlı pideyi alır, masasına ilerler.
Diğer adaşı elinde tepsiyle bir an bu isimleri çok benzeyen adaşına bakar, o da ona döner bir anda. Göz göze gelirler, az önceki ismin kendisininkine benzerliği Malkoç’un da dikkatini çekmiştir belli.
Bir anlık göz göze gelmeleri yeni bir aşkın doğmasının korkusuyla kesilir haliyle, evli evine yollu yoluna, herkes masasına döner yemekleriyle.
Malkoç da bir bateristtir. Sosyal çevresindeki çoğu insan gibi onun da hayalleri henüz adı konulmamış, kendisi hariç hiçbir üyesi, baterisi hariç de hiçbir enstrumanı belli olmayan bir rock grubundadır.

Rıza Malkoç orta direk tabir edilen bir ailenin çocuğudur. Küçükken annesiyle babası ayrılmış, mahkeme onu annesinin yanına vermiştir. Annesi çalışan bir iş kadınıdır bu Rıza’nın. Rıza başka bir şehirden gelmiştir buraya. İki artı bir bir evde, bir tane ev arkadaşıyla yaşamaktadır. Aylık geçinebileceği, haftada da iki-üç defa dışarıda içebileceği kadar para vardır.
Tezgahtaki Rıza’nın ilk düşüncesi tabii ki kafir anarşist uzun saçlı küpeli ipne ve saire olmuştur. Tıpkı küçükken mahalledeki ağabeylerinden öğrendiği gibi. Geleceğin rock yıldızı Rıza içinse bunlar bir anlam ifade etmemektedir. O başkalarının düşüncelerine çok önem vermez. Yani en azından kendisi böyle söyler. Halbuki mesela ön dişlerinin birazcık çarpık olduğu ne zaman söylense, o gece kapsamlı bir diş tedavisinin masraflarını düşünüp, yazın yaptırmayı kafasına yazar Rıza.
Rock yıldızımız Rıza bir tür ters Oiedipus sendromundan muzdariptir. Annesi fazla üstüne düşmüş olduğu için onun etkisinden çıktığında kendisini toparlayamamıştır. Haftada bir defa evinde arkadaşlarıyla kanabis içmekte ve bunu bilinç altında kendini kendisine kanıtlamak için yaptığını bilmemektedir. Muhtemelen maydonoz sarıp içse de kafayı bulabilir Rıza. Yine de en azından tezgahtaki adaşının aksine son okuduğu kitabın adını hatırlamaktadır bu geleceğin starı.




İsimleri birbirine benzeyen üç Rıza da o günden sonra hayatlarına devam etmiş, bir şeyler yapmış, yollar kat etmiştirler. Hiç biri de bir diğerinin umurunda olmamıştır. Hayatlarına dokunmamıştırlar adaşlarının.

İlk olarak en son bahsettiğimiz müzik dehamızı ele alalım:
Rıza gerçekten de okulu bitirdikten sonra profesyonel gruplarla çalışmaya başlamış, şöhret basamaklarını bir bir çıkmıştır. Yurt dışında turnelere çıkmışlar, sonunda ise Amerika’da kalma kararı almışlardır grup olarak. Hepsinin bankada yeterince parası ve halihazırda diploması olduğu için zorluk çekmeden vatandaşlık elde edebilmişlerdir.
Rıza yarı amatör gruplarla çalışırken başladığı, sonradan vatandaşı olduğu ülkede “hard drugs” denen uyuşturucuların bağımlılığından yakayı sıyıramamıştır. Grubunu terk ettikten sonra kollarındaki damarlar işlevini iyice yitirdiği için kasıktan vurduğu iğneleri satın alabilmek adına tek odalı virane evindeki her şeyi, yanına promosyon olarak insanlık onurunu da vererek satmış, sonunda da borçlu olduğu mafya tarafından vurularak öldürülmüştür.

İkinci sırada ise başbakanımız var.
Asla rızkına razı gelmeyen Rıza, yıllarca okuyup doktorasını verdikten sonra belediye başkanlığı için elinden geleni yapmış, bir partinin iç yapısında yükselmiş, belediye başkanlığı seçimlerine katılmış, kazanamamış, millet vekili adayı gösterilmiş, meclise girememiştir. Yani anlayacağınız Rıza, kötü takımdaki iyi oyuncu olarak kalmıştır hep. Zengin bir ailede doğmanın şansı, kutup ayısıyla akraba olan bedevininki kadar kalıvermiştir. Her geçen gün daha da delirmiştir Rıza. Her yenilgiyle biraz daha.
Rıza’nın sonunu manşetlerde görebilirsiniz. Birileri o gazete küpürünü saklamıştır; eminim. Kendisi en son belediye başkanlığı seçimlerinde İstanbul için adaylığını koymuş, binlerce kişilik güruhun önünde toplandığı sahneye en şık takım elbisesiyle ve beş bin dolarlık ruhsatlı magnum altıpatlarıyla çıkmış, herkese öncelikle geldiği için teşekkür etmiş, ardından da silahını çenesinin altına dayayıp beynini havaya saçmıştır.
Deliliğini oldukça uzun bir süre gizlemiştir Rıza. Hakkında yayılan spekülasyonlarsa görülmeye değer. Meğer hipnotize edip bunu yaptırmışlar, bu aslında bir cinayetmiş… Hayır burada tek katil, onun hırsı ve deliliği olmuştur. O kadar.

Gelgelelim fastfood mutfağımız pide City’nin en sadık elemanı Rıza’ya:

Rıza yıllarca pide cityde yılmadan, bıkmadan çalışmış, ailesinin kendisine uygun gördüğü, helal süt emmiş namuslu bir kızcağızla evlenmiş, üç çocuk sahibi olmuş, babasından gördüğü gibi; çocuklarını o asla sahip olamadığı kum torbası gibi dövmüştür.
Rıza hala aynı pide restoranında çalışmaktadır. Saçları dökülmüştür Rıza’nın. Bir de kanser teşhisi konulmuştur kendisine. Ama kanseri yeneceğini düşünmektedir Rıza.
Rıza’nın gün geçtikçe daha da azalan sayıdaki düşünce balonlarının üzerinde durmadığı tek bir nokta vardır işte;
Kalbi hala atıyor olsa da Rıza diğer iki adaşından uzun yıllar önce, “bir aksilik” olmadığı için; zaten ölüp gitmiştir.




--Cem--

Hiç yorum yok: