21 Nisan 2010 Çarşamba

Kendi İmgesinde

Tek bir eksiği vardı; hayal gücü. Uyanıkken bir karara vardı. Hiçlik sıkıcıydı. Ne yapacaktı ki? Sonsuz güce, sonsuz ihtişama, sonsuzluğa sahipti. O her şeydi. Ama o an her şey hiçbir şeydi. İstediği her şeyi yaratabilirdi.
İstek de ne?
Hiçbir şey istemediğini fark etti o an. İçinde arzu yoktu, içinde o kıvılcım yoktu. Kendi sonsuzluğunda bir şeylerin eksikliğini hissetti.
Hayaller.
O, sonsuzluk olan bir şeydi, zorlayabileceği sınırları yoktu. Eğer sınırları olsaydı, onları aşabilmek için çabalayabilir, arzu duyabilir, hayal edebilirdi.
Bir karara vardı. Sahip olmadığı şeye sahip olan bir şey yaratacaktı; tıpkı hayallerinde, sahip olmadıkları bir şeylere sahip olan tanrılar ya da kahramanlar yaratan bizler gibi.
Ve konuştu. Olsun dedi. Oldu
Bir mekan yarattı ilk önce, onlara hayatlarını devam ettirmeleri için gerekenleri sunacak, karşılığında onları zorlayacak, sınayacak, sınırlarını aşmaları için onları teşvik edecek bir mekan.
“Doğa” oldu buranın adı.
Bir havuz yarattı yanı başında. Hayal ettikleri, düşündükleri hissettikleri, düşündükleri, “yok” lardan bir araya getirerek var ettikleri her eser, yazılan her kitap, oluşturdukları her mimari, çizdikleri her resim, döktükleri her göz yaşı, attıkları her kahkaha için bir havuz. Bir yol çizdi yarattıkları için bu havuza, bazen birkaç damla içebilsinler diye.
Sahip olmadığı şeye, sınırlara, arzuya, hayal gücüne, dualara sahip olan insanlar yarattı. Onlara kendi imgesini verdi, kendisini izleyebilmek; kendisini anlayıp tanıyabilmek için.
Kendisi hakkında daha çok şey öğrenecek, arzuyu, nefreti, yalnız olmamayı, sevmeyi, aşkı, mutluluğu, mutsuzluğu, acıyı, zevki, gözyaşını tanıyacak, her bir insanın aldığı her bir nefeste kendisini, varlığını, sonsuzluğundaki sonları, sınırsızlığındaki sınırları, sahip olmadığı hayallerin gücünü biraz daha kavrayabilecekti.

Sahip olmadığı bir şeyi hiçlikten var etmek O’nun için bile kolay değildir.
Sonsuz olan, sonsuzluk olan, her şey olan yoruldu.
Bir uykuya daldı.

Yarattığı tüm evren kendisinin bir imgesiydi. Yarattığı evrende yaşayacak olanlar da kendisinin, dolayısıyla da içinde yaşadıkları evrenin birer imgesiydiler. Her biri birbirinden farklı, ve her biri, aslında farklarıyla birbirinin aynısı olan birer “O” idiler.

Ve yarattığı dünyadaki süresini tamamlayanlar ise onun yanına gelecek, onunla bir olacak, ona öğreteceklerdi; ona her şey olmamayı öğreteceklerdi.

İnsan uykusunda kendisine verilen telkinleri yerine getirmeye çalışır, tıpkı imgesinde yaratıldığı varlık gibi. “Tanrım, beni cennetine kabul et.” “Tanrım bana yardım et” “Tanrım, sana yalvarıyorum”. Dua etmek O’na verilen telkinlerden daha başka bir şey değildir, ve uyurken isteklerinizin en fazla bu kadarını gerçekleştirecektir.

Ama her şeye kadir olanın, her şey olanın, sonsuzluk olanın istediği bu değildir, yarattıklarının kendisinin yanından uzaktaki varlığını, uykusuyla sınırladı. “uykusundan uyandığında mahşer günü gelecektir” Var olmuş olan ve olacak olan her insana kendisini gösterecektir, ve o zaman bizden isteyeceği şey ne telkinler, ne de inanç olacaktır.

Öğrenmeyi isteyecek, hayallerimizi soracaktır bize.

Yaratmış olduğu yanı başındaki havuza bakacak, ve bize onu ne kadar doldurduğumuzu soracaktır.

Ve emin olun insanlar; O uyandığında çok susamış olacak.

.

Hiç yorum yok: