Kadının kapalı şemsiyesinden yavaşça aşağı aktı yağmur suları. Tren hareketine devam etti. Kadın çok genç durmuyordu, karşısındaki adam da öyle. Baktım, ikisinin de parmağında yüzük yoktu. Yüzük takmış olmaları gereken yaştan çokça büyüktüler. Belki de zamanında takılmıştı birbirinden bağımsız birer yüzük ikisine de, sonra da bir gün fırlatılmıştı yüzükler parmaklarından.
Yerde biriken su umutluydu, bu yalnız, sessiz, duygusuz gri şehre ilk defa gelmişti. Adam bir şey hissetmiyordu karşısındaki –belki gerçek aşkı bulabileceği- tanımadığı kadına karşı. Kadın da dışarıyı izliyordu karşısındaki koltukta oturan adamın yaptığı gibi.
Adam beyaz saçlıydı. Gür, beyaz bıyıkları vardı. Öyle çok yakışıklı bir adam değildi. Belki kırklarının sonlarındaydı. Oturduğu koltuğun yanında bir spor çanta, bir tane de memur çantası denilebilecek; ince, dikdörtgen, üzerinde tutma yeri olan, boş görünen bir çanta vardı. Kadın tombulcaydı. Kırmızıya boyanmış kısa, kıvırcık saçları vardı. Muhtemelen kırklarının ortalarındaydı. Elinde sıkıca tuttuğu, ucu yere basan siyah bir baston şemsiyesi vardı.
Ve şemsiyenin ucunda birikmiş su birikintisi.
İkisinin de yüzünde, birbirinden uzak ama birbirine yakın ifadeler vardı.
Kadının tombul yüzünde hüzünlü, mutsuz, karamsar bir ifade. Adamın çizgilerle dolu esmer yüzünde görmüş geçirmiş, mucizelere inanmayı ise yıllar önce bırakmış, yaşamayan, hayatta kalan bir vücudun boş gözlerinin, bir ateşin küllerinin ifadesi.
Su kararsızdı. Gittiği yolda kendinden bir şeyler kaybettiğinin farkındaydı. Ama kadın için umudu vardı. Adam için umudu vardı. Aşk için umudu vardı. Bu ölü şehirde bir çiçek açabileceğine umudu vardı. Ve o çiçeğin hayat suyunu da o verecekti.
Çekingencesine, kararsızcasına ilerledi su; adamın çantasına doğru. Gitmemek için sebepler sundu kendine, gitmek için sebepler aradı. Utangaççasına ilerledi. Çok yavaş. Çok yavaş.
Korkakçasına kaçtı su, adamın olduğu yerin zıttı yönde. Kaybetti bir an umudunu var gücüyle geriye attı kendini. Üzüldüm bir an için.
Sonra bütün cesaretini topladı ve koştu ileri doğru. Üzerinden aşağı döküldüğü şemsiyenin ucunun yanından geçti, bir sümüklü böcek hızında, bir gezegenin durdurulamazlığıyla ileri aktı su.
Bir an gelecekten bir anı gördü su:
Adamın çantasının altına girecek, çanta ıslanacaktı. Adam altı ıslanmış çantayı yerden kaldırırken kadın özür dileyecekti. Adamın gözlerinde sönmüş olan ateş kıvılcımlanacak, önemli değil diyecekti. Onlar konuşurken kadın ineceği durağı kaçıracaktı. Adam kadını arabasıyla bırakmayı teklif edecek, evinin olduğu durakta inecekler, sohbet ederek adamın evine gidecek, birer bardak çay içecek, hoşça sohbet edeceklerdi. Birbirlerinin telefonlarını alacaklar, adam kadını evine bırakacaktı. Bir gün bir tanesi diğerini geri arayacaktı.
En sonunda ikisi de birbirleri için yapılmış yüzükleri takarken -kimse çoktan kurumuş olan- adamın çantasını ıslatmış ve her şeyi başlatmış, çoktan buharlaşmış suyu hatırlamayacak, ama o gerçek bir kahraman olarak, aşk için kendini feda etmiş olacaktı.
Su adamın çantasının altına aktı, çantanın altı ıslandı. Kadın ağzını açıp tek kelime etmedi, saf, bilmez bir ifadeyle camdan karanlık tüneli seyretmeye devam etti. Adam görmezlikten geldi, ve karanlık tüneli seyretmeye devam etti.
Adama umutla baktım, kadına umutla baktım. En ufak bir kas bile oynamadı ikisinin de yüzlerinde. Su kendini feda etti, adam belki de akşam kadına ve şemsiyesinden akan suya küfretti çantasının altını ıslattığı için. Kadın ise evine gitti ve televizyonu açıp seyre daldı. Birbirlerini unuttular, kafalarından çıkardılar. Yalnız hayatlarına devam ettiler.
Şehre yeni gelmiş olan yağmur damlaları kısa sürede gerçeği kabullendiler: bu şehir ne duygulara sahipti, ne de duygular bu şehre aitti.
Metrodan çıktığımda yağmur dinmişti. Otobüsüme bindim ve evime döndüm.
Arkasından en çok üzüldüğüm şey ise, şehrin yeni gelen bu yağmurdan çaldığı saflığıydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder