Lisedeydim, okulun ilk günü gelmemiştim, ikinci gün, orta sıranın en arkasına, sınıftaki tek boş sandalyeye oturmuştum. Teneffüste onu gördüm, hemen sağımda, en köşede, camın kenarında oturuyor, sessizce dışarıyı seyrediyordu. Kısa siyah saçlı, kahverengi gözlüydü. Çok belirgin, akılda kalıcı bir yüzü yoktu doğrusu. Ama garip bir şekilde, onu tanıyor gibiydim. İsmini merak ettim.
Öğretmenler yoklamayı sessizce alır, kimsenin adını okuyup ayağa kaldırmazlardı. Kendisine sormak istemedim. Sınıftan birilerinin ona sesleneceğini düşünmüştüm; yanılmışım. Sınavlar okunurken, sınıfa yeni gelmiş birçok tanımadığım kişi olduğundan, asla adını öğrenemedim.
Sınıftan arkadaşlarıma sorduğumda “napcan len? Ehe ehe” gibi tepkiler aldım, bir süre sonra da merak etmeyi bıraktım.
Kafesteki bir kuşu çağrıştırmıştı bana. Hayır, sanırım ona aşık değildim. Ama hala emin olamıyorum.
Okul boyunca beden eğitimi derslerine katılmadı, derste öğretmen ona soru sormadı. Kimseyle konuştuğunu dahi görmedim.
Her gün, sabahları benden biraz sonra okula gelir, çantasını sandalyesinin yanına koyar, bir defter ve bir ders kitabı çıkarır, derslerde sessizce dışarıyı seyrederdi. Teneffüs geldiğinde herkes koşar oynarken, o yine sessizce dışarıyı seyrederdi. Kimseye bakmazdı sınıftaki.
Günler geçti, günler kısaldı, erkenden akşam olmaya başlamıştı artık. Her gün, hava kararırken yüzünde garip bir mutluluk oluşurdu. Sessizce camdan dışarı bakar, bir tepenin başındaki okulumun, şehrin manzarasını sunan sınıfımın penceresinden sessizce dışarıyı seyrederdi.
Kafesteki bir kuşun, ait olduğu gökyüzünü seyretmesi gibi.
Okul devam ettikçe içimdeki merak da büyüdü. Ama garip bir şekilde korkuyordum da ondan. O benim için gizemli bir tür serap gibiydi. Dokunsam tamamen bozulacağından, aslında su içtiğimi sanırken ağzımın çöl kumuyla dolu olacağından korktum. Konuşamadım, dokunamadım ona.
Derslerde asla göze batmazdı; benim gibi. Aldığı notlar, giyinişi, okul bittiğinde yürüyüşü, her şeyi o kadar sadeydi ki, göze batmaması batıyordu gözüme.
Bir gün takip etmek istedim, nerede oturduğunu değil, okulun bahçesinin iki kapısından hangisinden çıktığını merak ediyordum sadece. Okuldan çıkarken gözlerim kafasının arkasındaydı. Sınıftan beri sessizce takip etmiştim onu kalabalığın içinde. Bir an kafasını çevirdi, gözlerimi ondan kaçırdım. Geri baktığımda orada değildi. Kalabalıkta kaybetmiştim onu.
İlk dönem bitmek üzereydi. İki arkadaşım konuşurken, birkaç kişinin kaydını aldıracağını, okul değiştireceğini duydum. Kalbim bir an atmayı unuttu, zaman durdu, sesler sessizleşti, hislerim hissizleşti o an.
Artık anlamıştım. Onu sevmiyordum, onu bilmiyordum, onu tanımıyordum, ama artık anlamıştım, ona aşıktım. Kafesteki bir kuşun gökyüzüne olan aşkı gibi aşıktım ona.
Dönemin son günü gelmişti işte. Her gün onun hemen yanında oturup ona sessizce, özlemle baktığım günlerin sonuncusu gelmiş, çatmıştı.
Okul sessizce geçti, hayat onun ve benim etrafımızda gürültülü bir sessizlikle, iki kayanın etrafından akan bir nehir gibi aktı o gün. Ve biz, tıpkı iki kaya gibi, duymadık bile o sesleri. O, bana araksı dönük camdan dışarıya baktı tüm gün; her gün olduğu gibi. Bense ona baktım, onun dışarıya baktığı özlemin bin katıyla.
Tüm gün sessizce cesaretimi topladım. Binlerce güzel başlangıç geliyordu aklıma, ama bugün bir sondu, ve bu sonun da sonu gelmişti işte.
Okulun bitme zili çaldı. Hayatımın en zor anı gelmiş, çatmıştı işte.
Yanına yürüdüm. Azgın bir akıntıda ilerlemeye çalışan bir kaya giyidim. Her adımım taş, içinde bulunduğum hava ise beni başka yönlere sürüklemeye çalışan, ölümünden önceki son dalgalarını kusan azgın bir nehirdi sanki.
Tüm gün düşündüğüm binlerce güzel başlangıç, Timur’a giden köylüler gibi, arkamı döndüğümde toz olmuşlardı. Sadece köyün delisi yanımdaydı. Ben de onu sundum.
“Neden hep dışarıyı seyrediyorsun?”
Sesim çatallandı cümlemin sonlarında. Kendimi çok kaba hissettim. Kollarım çok büyük birer fazlalıktı sanki, onları nereye koymalıydım ki? Bunu düşündüğümü hala berrak bir göl kadar net hatırlıyorum.
Bir an çekindi, sağ omzumun arkasındaki sonsuz boşluklara baktı, gözlerini kaçırdı gözlerimden.
“Ben dışarıyı seyretmiyorum, seyrettiğim şey yansımamdı” dedi.
Sesini ilk defa duymuştum. Garip geldi aslında. Gökkuşağının konuştuğunu düşünün. Nasıl bir sesi olmalıydı, bilmiyorum. Ama sesinin böyle olmasını da beklemiyordum.
Başka hiçbir şey söylemedi, sessizce sınıftan çıktı ve gitti.
Tüm dönem onu düşünmüştüm, kim olduğu, adı, söylediği şeyin gerçek anlamı, hepsi kafamı kemirmişti. En önemli şeyse, konuştuğunda gözlerime değil, omzumdan arkaya bakmış olmasıydı.
İkinci dönem başladığında sandalyesi boştu.
Oraya geçtim, dışarıyı seyretmeye başladım. Artık nehirde tek bir kaya vardı. Güneş yavaş yavaş battı zaman geçer, nehir o kayanın etrafında akarken.
İşte o zaman söylediği şeyin ne olduğunu, ya da belki söylediği şeyi yanlış duyduğumu, camdaki, benim sandalyemde oturan, siyah kısa saçlı, kahverengi gözlü insanı görünce anladım.
“seyrettiğim şey yansımamdı.”
“seyrettiğim şey yansımandı.”
Orada asla birisi oturmamıştı. Benim hep seyrettiğim şey; yansımamdı.
Hayatımın bu kesiminin üzerinden yıllar geçti. Hayatıma insanlar girdi, aşklar girdi ve çıktılar. Yüreğim eskisi kadar yumuşak, eskisi kadar yarasız değil.
Birkaç yıldır hayatıma kimse girmemişti. Bugün rahatsız bir uykuda, rüyamda bu anımı, onu gördüm. Sabah rahatsız uykumdan, uyandığımda, yorganım vahşice dayak yemiş, yerde sessice ağlıyordu. Yanımda ise yastığımda bir not buldum.
-Çünkü gözlerindeki yansımamda bir yabancı değildim-
-Cem-
1 yorum:
sanırım metrodaki kız'dan daha fazla beğendim bunu, ki metrodaki kız'ı biliyorsun ne kadar sevdiğimi.
Yorum Gönder