Hancı dehşet içinde bir tını ile bağırdı: "AAAAAAAAAAAA!!!" üç ünlemli ses, Arena şehrinin gece yarısından sonra sessizliğe bürünmüş, insanların 'mahalle' olarak adlandırdığı, birkaç tanesinin mumları hala yanar halde olan sokak fenerlerinin çok başarılı olamayarak aydınlatmaya çalıştığı, kuytu köşelerinde ellerinde küçük bıçaklar, büyük bıçaklar, şişler, kırık şişeler, sağlam şişeler ve bilimum başka tehditkar objeler ve bazıları için davetkar addedilebilecek, bazı şehirlerde yasadışı olarak da adlandırılan maddelerle bekleyen yardımsever vatandaşlarından sekmiş, meyhaneler sokağında yankılanmaya çalışmış, birkaç saz ve tef'in sesiyle karşılaşıp şaşkınlığa uğramış, gülüşen insanların seslerinin kendisine çarpmasından rahatsızlık duyup hafifçe uzaklaşmış, arnavut kaldırımlarda biraz yalpaladıktan sonra yavaşça dağılmış ve solmuştu.
Neler olduğunu bilmeyen herkes bunun bir ölüm çığlığı olduğunu düşünebilirdi. Mesela şehrin bir numaralı gelir kaynağı olan, kolezyumdaki savaşları izlemeye gelen bazı turistler gibi. Şehrin bu bölgesine yolu düşen turistler zaten benzer sesler çıkarabileceğinden de, köhne sokakların yerlisi olan hiç kimse bu sesi yadırgamamıştı.
Ses, tabelasında rahatsız, biraz kabızlık çeker gibi duran bir kokarca resmi olduğuna bir içkisine iddiaya girebileceğiniz ve iddiayı kaybedebileceğiniz Uyuyan Porsuk hanı'nın sahibinden çıkmıştı. Hancı daha sonra cümlesini tamamladı "Şu ayyaşları dışarı at!"
Tanrılar hakkında başlayıp Kolezyum'un yeni gözdesinin cinsel yönelimi hakkında devam ederken keskin bir virajla birbirlerinin cinsel yönelimine, oradan ailelerinin tuvalet ve yemek yeme alışkanlıklarına, en sonunda da sinirle yan masadaki biri beyaz saçlı ve bir tencere karamelize soğanla güreşmiş kadar esmer bir ten rengine sahip, diğeri ise gri saçlı, ölü beyazı tenli, çillerle kaplı ve açık mavi cüppeli iki elf'e edilmiş birkaç lafa uzanıp oradan da elflerin keskin bakışları altında (elfler dillerini bilmedikleri için söylediklerinden hiç bir şey anlamamışlardı. Bakışları ise aslında sadece, tipik elf bakışıydı.) gergin bir sessizliğe dönüşen tartışma, hanın ortasında, patlaması için birinin dürtüklemesini bekleyen bir tür büyülü mayın gibi duruyordu.
Hancı sessizliği ölen bir adamın çığlığıyla bölüp cümlesini bitirdiğinde, devasa iki kol, kesinlikle bir bomba uzmanının göstermeyeceği bir titizlikle üç ayyaşın durduğu masaya uzanıp önce ikisini, sonra da çaresizce biraz sonra kaderi olacak manzarayı izleyen üçüncüsünü kafalarından tutup hanın itince ve çekince açılabilen iki kanatlı (ama altında ve üzerinde boşluk olmamasından dolayı handan başka bir yerin kapısını çağrıştıramayacak) kapısından dışarıya fırlattı. Adamlardan ilk ikisi -birkaç saniyeliğine- şanslıydılar ki geniş caddenin karşısındaki duvara kafalarıyla değil göğüsleriyle çarptılar. Birkaç saniye sonra şansları tükendi ve üçüncü adamın kendilerine çarpmasıyla hepsinin birkaç kemiğinin -en iyi ihtimalle- kırıldığını belirten bir ses duyuldu. Onları soymayı düşünen bir gölge, sırf duyduğu iç burkan sesin verdiği acımayla bıçağını geri yerine soktu.
Handaki devasa figür, elflerin kendisine şaşkınca bakıp aralarında fısırdaşmasından hafiften gücendiğini belli ederek geri sessizce, girişin hemen sağındaki, kendine uygun bir bardak (dörtte bir fıçı) bira ve asla bilenmeye ihtiyaç duymayan kocaman bir kılıcın (yassı bir demir sopa demek de daha uygun olurdu. Şimdiye kadar bilenmenin yanısıra, bir kılıç gibi kullanılmaya da ihtiyaç duymamıştı ) yaslı olduğu masasına dönüp boşluğa kilitlediği donuk bakışlarına kaldığı yerden devam etti.
İki metre yetmiş dört santimetre
boyundaki ortalama boylu troll, aylardır aynı soruyla boğuşuyor,
kitaplar okuyor (aslında tek bir kitap. Daha okumayı yeni
öğreniyordu), sesli, sessiz, yarısesli ve mırıltılı olmak
üzere düşünmenin her formunu uyguluyor, çeşitli yasal ve
yasadışı maddeler deniyor, yine de her sapientik canlının
binlerce - kimi büyü alimlerine göre milyarlarca - yıldır
sorageldiği o sorulara yanıt bulamıyordu. "Sen kimsin?"
Yaşlı, bilgiç ses kulaklarında çınlıyordu. Evet, bir adı
vardı. Gariptir, o ismi nasıl aldığı düşünülürse, bir çok
trolle adaş olabilirdi. Tuhaf, ışıklı olaydan sonraki gün
uyandığında çat pat anladığını fark ettiği ortak dil
dedikleri dildeki, yeni öğrendiği, dokuz kelime ile, at arabasının
sürücü koltuğunda, tembel bir yaz öğleden sonrası, sakince
yolculuk eden bir saman tacirinin yanında, birkaç adım yürümüş,
dikkatini çekmek için bildiği bütün kelimeleri söylemişti.
"sen ben kim oldu biliyo mu? Ben en kurdetli büycüm kim...
Sen?!"...sonrasında ise o soru gelmişti: "Ben...kim?"(burada
istemsizce eklenen hırlamalar, gurlamalar ve yazıyla ifade edilmesi
mümkün olmayan başka talihsiz tehditkar tınılar ne yazık ki
bulunabilirdi) Tacir, arabasını, atlarını ve mesanesini orada
bırakıp kaçmadan önce, troll'e bir isim bahşedecek kadar vakti
olduğunu düşünmüş olmalıydı. Yine de AAAAAAAAAAAA!!!,
tarihteki en yaratıcı isim olmasagerekti. Ya da belki de öyleydi.
Büyü ile ilgili bilinmesi gereken birkaç detay vardır; birincisi, büyü doğal değildir. Ama vardır. Bu da onu doğanın bir parçası yapar. Büyünün doğa kanunlarına olan tutumu, anarşinin en katı düşünürlerinin dini dogmalara bakış açısından biraz daha serttir. Büyü, doğanın tabularını alır, delik deşik eder, yıkar, parçalar. Tabii yeterli güce ulaştığında. Bazense sadece onlara karşı çıkmakla yetinir. Biraz bağırır, belki elini yumruk yapıp sallar, belki orta parmağını o yumruktan çıkarabile bilir. Büyünün az olduğu yerlerde genellikle sadece bir marketten sakız çalabilecek anarşistlikte eylemler sergileyebilir.
Lakin büyünün yoğun olduğu yerler – örneğin eski savaş meydanları – öyle ufak anarşistliklerle yetinmeyeceği kadar güçlü olduğu bölgelerdir.
İkinci detay ise büyüden çok, onu yapanlarla ilgilidir. Bazı büyücülerin antik çağlarda, ismini 'tesadüfi büyü' koyduğu olaylar yaşanmıştır. Bunlardan en popüler olarak bilineni (hani şu içerken, ikinci biradan sonra arkadaşlarınıza komik anektodlar olarak yirmi sekizinci defa anlattığınız cinsten) antik bir büyücünün, dolu küvete henüz girmemişken suyun taştığını keşfetmesi üzerine bulduğu tsunami büyüsü olabilir. Sokakta çıplak koşmanın bu büyünün bir gereksinimi olup olmadığı büyü alimleri arasında hala tartışılan bir konu olarak süregelmiştir. Büyünün yoğun olduğu bölgeler, gerçekliğin en bükülgen olduğu yerlerdir. Kırılgan demek doğru olmaz çünkü gerçeklik sadece bükülür ve değişir. Kırılıp birden fazla gerçekliğe dönüştürmek için bilinçlice ve yoğun bir uğraş gerekecektir ve bunu yapabilecek bilince sahip hiç kimse böyle bir şeyi yapacak kadar aptal olmaz...muhtemelen.
Ve üçüncü detay, ki yine büyücüleri ilgilendirir, büyünün güçlü bir yakıt olduğu ve her büyücünün, her seviyedeki büyüyü kaldıramayacağıdır. Eğer büyü kan olsaydı büyücüler çoğu zaman cüppeli, genellikle de sakallı (cinsiyet ve ırk ayırdetmeksizin) metaforik damarlar olurlardı. Ve nasıl ki bir damar belli bir miktardan fazla kanı aktarmaya çalışırsa çatlar, büyücüler de aynı şekilde fazla büyü aktarmaya çalıştıklarında, metaforik olmayan bir şekilde çatlarlar. Bu yüzden her büyücü, kapasitesini olabildiğince geliştirmeye çalışır ve genellikle bir noktada, yeterince geliştiremediklerini pişmanlıkla fark ederler.
Hatırlanmaya değer bir adı olmayan yaşlı bir büyücü, büyünün havadaki bir sis yoğunluğunu aşıp yerdeki çiğler yoğunluğu seviyesine ulaştığı bir savaş alanında gezer, nadir bir bitki türü olan ve sadece en yoğun büyünün olduğu yerlerde yetişen bir 'anlam ağacı (manaus manamana)' ararken karşılaşmıştı bu troll ile. Yerdeki kristalleşmiş büyü parçacıklarına basarak yürürken, hayatında hiç hissetmediği kadar özgüvenli hissediyordu. Güçlü bir büyücüydü. Yaşlıydı (ki bu bir büyücü için bir övünç kaynağı sayılabilirdi), bilgiliydi. Kendisini aşağılayıp buraya gönderen kule başı'nı burada ezip geçebilirdi (tabii o da burada olmazsa). Kendisini terk eden karısı onu burada görseydi koşarak geri dönerdi. Hatta belki o uzun zamandır yapamadıkları o şeyi bile yapabilirlerdi. Buradaki büyü ona bile yetebilirdi. Ve bu düşünceleri, sınav olduğu günlerdeki arka masada parşömenini yırtan hıyarın düşüncelerini bölmesi kadar hızla, bir kükreme ile bölündü. Kendisine bağıran bir troll, savaş alanını koşarak katediyor, yerdeki büyü çiğlerini ezerken ayakizlerini bırakıyor, ikisinin de göremediği binlerce hayaletin içinden son hızla geçerek kendisine doğru geliyor, gelirken de trollce birşeyler bağırıyordu.
Trollerin aslında bir tane dili yoktur. Dünyadaki troll sayısı kadar troll dili vardır. Her biri farklı tonlarda hırlar, gırlar, gürler, bazıları gaklar bile. Eğer dilimin sınırları dünyamın sınırlarını belirler diyen -muhtemelen antik çağlardan kalma bir büyücü- düşünür trolleri inceleseydi, dünyalarının sınırları karşısında hayret edebilirdi.
Büyücü göğsüne kadar özenle uzattığı seyrek sakallarla kaplı çenesini öyle bir kaldırdı ki, gökyüzü kendisine yaklaşan çenenin varlığı ile bir an ne yapacağını şaşırıp son anda yana çekildi.
Parmağını kendisine koşan trolle doğrulttu ve bağırdı: "Sennn benim kim olduğumu biliyor musun?! Ben en kudretli büyücüyüm! Sen Kimsin?" ve o anda neyi yanlış yaptığını fark etti. Ya da ne yaptığını.
Büyü ile ilgili bilinmesi gereken bir diğer nokta da, büyünün bazı bilginlerin söylediklerinin tersini düşünmesidir. Bir büyücünün dünyasının sınırları, dilinin sınırlarını belirler. Hele ki büyünün bu kadar güçlü olduğu bir yerde.
Büyücü nedense o köylü kızla yattığı ve sonra baba olacağını fark ettiği zamanı hatırladı (hepsi yaklaşık otuz saniye sürmüştü). Aynı karmaşık hislere sahipti. Etraftaki taşlara kalkıp bir çay demletecek kadar güçlü bir büyü yaklaşık beş kilometrelik bir alandan içine akıyor, kendisini hiç olmadığı kadar güçlü hissettiriyordu. Ve aynı büyü, sırtından, çakra noktalarından girer, içini doldururken büyücünün maddesel formunda çatlaklar açıyor, içinden bir ışık sızmasına sebep oluyordu. Kendisine koşarak gelen trol şimdi şaşkınlıkla durmuş, karşısındaki ışık şovunu seyre dalmıştı. Çatlaklar büyücünün parmağına kadar ulaştı ve ne yazık ki hiç bir parşömene yazamayacağı çok güzel bir kazara büyü, büyücünün maddesi parçalara ayrılır, kendisi bir olgu olmaktan çıkıp unutulacak bir kavrama dönüşürken koca bir büyü ışığı halinde trolle çarptı.
Troll geriye uçmadı çünkü bu şey onun bedenini geriye uçurabilecek cinsten bir büyü değildi. Bu daha çok, yıllar sonra bir kız ismine sahip erkek bir büyücünün, kendisini oturduğu handa bulup biraz baktıktan ve dört bira içtikten sonra bir takım notlar alıp, adına "nosce te ipsum" diyeceği, yanına da "sakın deneme!! Fazla tehlikeli! Canlı doğasının dokusunu bozabilir! Yüksek risk!!" notları düşeceği cinsten bir büyüydü. Kaba tabirle, bir akıllandırma büyüsü bulunmuştu. Lakin büyü ve ya büyücülük troll için çok anlam ifade etmemiş, o mutsuzca, müstakbel yemeğinin parçalandığını düşünmüştü. Soru ise binlerce küçük elin tuttuğu binlerce küçük çekicin kararlılıkla çaktığı bir çivi gibi azar azar beynine girmeye başlamıştı. Troll şuan farkında değildi, ama büyücü ona belki de, atılabilecek en büyük laneti atmıştı.
Henüz ismi AAAAAAAAAAAA!!! olmayan troll, sabah uyandığında ilk düşüncesi aç olduğu değildi. "kimim ben" demişti. Sonra da "neden buradayım?" ve sonra, her mantıklı sapientik canlının yaptığı gibi, bu soruları unutmak için, içgüdüsel olarak programlanmışçasına, sert bir içki içebileceği bir yer bulmak için, artık havası biraz daha hafif gibi hissedilen ve yerlerde çiğler olmayan savaş alanını, kimsenin göremediği hayaletlerin şaşkın bakışları arasında terk etmişti. Biraz sırtı kaşınmıştı sadece. Sapientik canlıların bir diğer ortak noktası daha. Birileri size uzun süre dik dik bakarsa sırtınız kaşınır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder