“İnsanlar unutur”, demişti bir arkadaşım henüz hepimiz çok gençken. “En büyük kahramanlar da, en alçak kötüler, de siyah şah da, mat eden beyaz vezir de, tarih denen obur canavarın midesinde sindirilip yok olmaya mahkumdur. İşte”, demişti, “gerçek ölüm de budur.” Birlikte tepenin başında güneşin batışını seyrederken hak vermiştim arkadaşıma. “Baksana” demiştim “güneş şimdi batıyor, ses çıkartmadan ölüyor şu bilinmeyenlerle dolu karanlık denizin içinde. Ama yarın yeniden pırıl pırıl parlıycak saat on ikiyi gösterdiğinde kel kafalarımızı haşlayarak.” Hiç kimse onu unutmadığı için de ölmüş olmuyor asla. Ne malum bizim de yeniden doğmayacağımız?” Arkadaşım şaşkın bir ifadeyle suratıma bakmıştı. Romantik yönümü fazla göstermezdim insanlara.
Tarihin ilk doktorlarındandık biz. İlk bilim adamlarından… Yeniden doğuş saçmaydı bilim adamları için.
Ve bir kraldım ben ne yazık ki. Büyük bir devletin büyük kralı. O zamanlar tanrıları umursamazdım. İnsanlarım avazları çıktığı kadar gökyüzüne bağırırken ben gün batımında tepenin başında zaman geçirmeyi tercih ederdim. Arada bir tanrılar ziyaretime gelir, yararlı bitkiler hakkında bilgilerini paylaşırlardı benimle. Arada bir de şikayet ederlerdi halkımı, “fazla gürültü yapıyorlar, göklerde bile bulamıyoruz huzuru” diye. Ciddiye almaz, gülümser omuz silkerdim. “ Kendi hayatları.” Derdim “ne yapabilirim ki?”
Bir lanetli gün her şey bozuldu ama işte. Halkımın kuru gürültüsü en sonunda uykusunu kaçırmış, sinirlerini bozmuştu tanrıların. En çok da o şaire lanet ediyorum. Bıraksaydı da ben de halkımla ölseydim ya? Tarih denen canavarın sindiriminin bir parçası olsaydım ne olurdu ki sanki? Olmadı ama işte. Ölemedim. Bana söylenen gemiyi yaptım, yedi odalı bir dikdörtgen kutu. Ne kadar iğrenç bir dizayndı. Ama işe yaramıştı o zaman. Bir hafta aralıksız esen rüzgardan, gökten yağan denizlerden, yerden püsküren alevlerden korumuştu her canlının tohumlarını.
Her şey bittiğinde, kurtulduğuma sevinmiş, dünyaya yeniden hayatı ekmiştim neşeyle. Şair gelip de bana, beni ölümsüz yaptığını söylediğinde ona sarılmıştım! Bir tanrıya sarılmak herkese nasip olmaz…
Sonra o adaya çekildim, yıllarca orada yaşadım sessizce, sakince. Bir gün bir genç geldi, kapımda yorgunluktan düştü. Üç gün evimde aralıksız uyuduktan sonra bir gün gözlerini açtı, bana ölümsüzlüğü sordu. “Elimle ektim” dedim tüm bitkileri. Seni ölümsüz kılacak şeyi de denizin derinliklerine sakladım, sadece hak eden ulaşabilsin diye. Ve sadece bir tane ektim ondan, herkes ölümsüz olamasın diye.” Teşekkür etti, ayrıldı yaşadığım sessiz adadan genç. Adayı yeniden sessiz ve can sıkacak kadar huzurlu bırakarak. Kendisinin de bir kral olduğunu söylemişti benim gibi. Hiç ziyaret etmediğim bir şehrin, yarı tanrı kralı imiş.
Daha sonra bu gençle ilgili bir şey duymadım. Ya benim gibi ölmüştür, ya da binlerce yıl önce tepede yanında oturup birlikte güneşin batışını seyrettiğim arkadaşım gibi. İkimizi de unutmadı mı tarih?
En kötü kısmı ise, ben zamanı saymayı bıraktığımda oldu. Tanrılar boşvermişti artık biz insanları, terk etmişlerdi gökleri kuru gürültülerimize artık.
Bir gün belediye geldi, adamı ve huzurlu kulübemi elimden aldı. Artık kral Utnapiştim değildim. Ölümsüz bir ölüydüm sadece. Gidip bir isim aldım kendime. Zor oldu ama başardım. Karıştım binlerce yıl önce hayatını kurtarmış olduğum insanların arasına...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder